|

Adım Dimitrios Karaminas, babamın adı Stavros.
Kaç yaşındasınız?
89
Nerelisiniz?
Samos’un Mitilinyi köyündenim.
2. Dünya Savaşı zamanında Samos’ta durum nasıldı?
Savaş için hazırlanıyorduk, seferberlik başlamıştı, durum böyleydi. Önce Dedeağaç’a ve oradan bir kısmımızı Bulgaristan sınırına, Metaksades köyüne yolladılar. Oraya yerleştik ve savaş bizi orda buldu. Tümenin geri kalan kısmı ise cepheye sevkedildi.
Siz neden ve nasıl Anadolu’ya geçtiniz?
7 Nisan 1941’de yürüyüşe hazır olmamıza dair emir aldık. Sıkı bir yürüyüşle Sufli’den geçip, akşam Meriç nehrine vardık. Sandallarla karşı kıyıya çıktık. Orda bizi Türk muhafızları bekliyordu, bize çok iyi davrandılar.
Hiç bir sorunumuz olmadı. Yanımızda taşıdığımız için yemek vesaire vermeleri gerekmedi.
Orda neler yaşadınız?
Orda bir gece yattık ve sabahleyin Sufli tepelerinde, beyaz teslim bayrağının dalgalandığını görünce canımız çok sıkıldı, çünkü o ana kadar sözde düşmanlarımıza, Bulgarlara bir kurşun bile sıkmadan, karşıya geçme emri almıştık, Türk topraklarına. Ertesi gün askerlerin refakatında gruplar halinde Meriç’e paralel olarak yürümeye başladık. Bir kıyıda anne ve babaları, karşı kıyıda ise ordu ile birlikte geçen çocukları görmek çok duygulu bir andı. Suflili lise öğrencilerini, korktukları Bulgar zulmünden korumak için, bizimle yollamışlardı. Fakat sonradan böyle bir şey yaşanmadı. Meriç’in iki kıyısında paralel olarak giden bu yürüyüş çok duygulu idi. Karşı taraftan anne ve babalar köpekleri serbest bırakmışlardı, onlar da bizim tarafa geçip lise talebelerinin yanına geliyor, istemedikleri halde tekrar karşıya yüzerek dönmek zorunda kalıyorlardı. Bu sahneyi hiç bir zaman unutamayacağım.
Sufli tepelerinde dalgalanan beyaz bayrakların görüntüsü ise çok moral bozucuydu. Yunanistan’a kalp sıkıntısı içinde veda ediyorduk. Türk askerleri sağımızda ve solumuzda bize refakat ediyorlardı, bir buçuk saatlik bir yürüyüşten sonra Doğancı tabur merkezine vardık.
Silahlarınız?
Hala üstümüzdeydi. Doğancı’da silahsızlandık, çok iyi Yunanca bilen bir Albay geldi ve uluslarası kanunlara göre bir ordunun, yabancı bir ülkeye geldiğinde silahsızlandırılıp, garnizona kapatılması gerektiğini anlattı.
“Biz sizi garnizona kapatmayacağız, çünkü Arnavutluk cephesindeki kahramanca direnişinizden dolayı size karşı sempati duyuyoruz” dedi.
Silahlarımızı orda teslim ettik. Takım halindeyken sola dönüş yaptık, silahları üçer üçer çapraz vaziyette koyduk, üstlerineyse maske ve fişekliklerimizi astık. Albayımız ise “Yaşasın Yunanistan” diye bağırdı. Bu bize silahlarımızın cenaze töreni konuşması gibi geldi. Çok duygusal bir andı ve silahlarımızdan bu kadar talihsiz bir şekilde ayrılmak istemiyorduk. O gece Doğancı’da kendi çadırlarımızda kaldık, hala kumanyamız olduğundan bizlere herhangi bir şey vermeleri gerekmedi. Gece yağmur yağdığından, sabah tepeleri takip edip, bütün gün yürüyerek Uzunköprü’ye vardık. Uzun bir köprüsü olduğundan bu adı vermişler oraya. Orada gerçekten Türklerin misafiri olduk. Kazanlarda geleneksel pilavlarını pişirmişlerdi. Bizden sağlam yapılı iki Trakyalı asker “bırakın biz taşıyacağız” dediler, çünkü dağıtım biraz yüksek bir tepede yapılacaktı. Gece hastalanmayalım diye bize çadırın altına sermek için bolca saman verdiler, çünkü toprak hala ıslaktı. O gece vardığımızda yağmur yağmıştı. Sonraki gün Uzunköprü’den trene binip Tekirdağ’a doğru yol aldık. Orda iki gün kaldık. O gece, 9 Nisan’da, Selanik de teslim oldu, hatta Türk radyosu büyük haber olarak nitelendirdi bunu. Hayal kırıklığına uğradık fakat ne yapsak artık çok geçti, direniş olmamıştı. Şehir teslim olmuştu. İki gün sonra bizi Tiran adlı bir Alman gemisine bindirdiler ve karşı sahile, Bandırma’ya vardık. O gece yine pilav ve birer haşlanmış yumurta verdiler. Yemek yedikten sonra aynı gece trene bindirdiler ve güneye doğru yol aldık.
Bursa’yı geçtikten sonra hatırlamadığım bir istasyondan geçtik. Gidilecek yerse Bergama idi. O istasyonda indirdiler. Bizim subaylar, Yunan ordusu yürüyüşe alışık, otomobile ihtiyaç yok dediler. Bergama’ya kadar yol 42-44 km. idi. Tütün tarlalarının içinden ve ana yoldan yürüyerek ilerledik. Bu yürüyüşten kurtulmak isteyenler, Türk arabacılara birşeyler verip arabalara atlıyorlardı. Üç buçuk saatlik bir yürüyüşten sonra akşam bir Türk köyüne ulaştık, orda bizi karşıladılar, yemek ve gece yatmamız için şilteler hazırlamışlardı. Türk askerleri yorgunluğumuzu gidermek için ayaklarımızı duvara doğru kaldırmamızı tembih ettiler. Aynı gece geç kalanları bekliyorduk, akşam beşe kadar gelenler oldu, hâlbuki biz öğlene doğru gelmiştik, yemek yiyip dinlenmiştik. Gece köy meydanında bizi topladılar, bizimle konuştular. Aralarında Yunanca bilenler de vardı. Köyde tütün ekiliyordu. Sabahleyin bir Albay Yunanca konuşarak “dikkat edin Bergama’ya kadar toplu halde gideceksiniz, geldiğiniz gibi dağınık gitmeyeceksiniz” dedi. Taburlar halinde yürüyüşe başladık ve başımıza bir başçavuş koydular. Subaylar Bergama’ya ilk günden gitmişlerdi. 20-22 km. yürüdükten sonra akşam Bergama’ya vardık. Girişte bizi 1. Dünya Savaşı’nda kocalarını kaybetmiş siyah elbiseli kadınlar bekliyordu. Sebebi, Bergama’da inanılmayacak şeyler olmuştu ki bunları hatırlamamak daha iyidir. Yanımda Trakyalı, Türkçe bilen bir asker vardı, “en iyisi ne dediklerini sana söylemeyeyim” dedi. Belki kadınlar bundan 19-20 yıl önce kocalarını kaybettikleri için, haklı olarak, öfkelerinden bir şeyler söylediler. Bergama’da bizi önce kışlaya yerleştirdiler fakat bizim çadırlarımız vardı ve çok bit olduğu için dışarıda kalmayı tercih ediyorduk. Müsaade ettiler ve kışlayı terk edip çadırları istediğimiz gibi ikişer üçer kişilik olarak kurduk.
Türkler bize çok iyi davrandılar. Her gün beyaz ekmekli karavana verdiler. Beyaz ekmeğe alışıktılar ve orduya iyi yemek veriyorlardı.
Olayların gelişimini bekliyorduk. Yunanistan’dan gelen haberleri dinliyorduk, Arnavutluk cephesi hala dayanıyordu. Ancak 20 Nisan’da Çolakoğlu ve kurmayları tarafından teslim edildiğini, 27 Nisan’da ise Atina’nın düştüğünü öğrenince çok üzüldük. Başkentimizin kaybından dolayı kendimizi tutamayıp, hepimiz ağlamaya başladık. Dışarıya çıkma yasağı vardı, bazıları birine refakat etme bahanesiyle dışarıya çıkmayı başarıyordu. Hasta refakati diye nöbetçiyi aldatıyorlardı. Bir battaniyeye hasta numarası yapan birini koyuyorlardı ve onu güya hastaneye götürüyorlarmış gibi dört kişi taşıyarak hepsi dışarıya çıkıyorlardı. Fakat bu hiç doğru birşey değildi. Bazen şehre toplu olarak değil küçük gruplar halinde inmemize müsaade ediyorlardı, o zaman pastahaneye uğrayıp bal ve kaymak yeme zaafımız vardı.
Paranız var mıydı?
Bazılarında biraz harçlık kalmıştı, herkeste olduğunu söyleyemeyiz. Aramızdan Orta Doğu’da, müttefiklerin yanında gönüllü olarak savaşmak isteyenleri istasyona kadar götürdüler, trene bindik. Bizimkiler asker elbiselerimizi almayı önerdiler, verdikleri kâğıtlara sardık fakat vagona girer girmez rutubetten dağıldılar. Vagonlar yeni yıkanmıştı, çünkü aslında inek v.s. taşıyorlardı, bilindiği gibi askerleri taşıyan vagonlar 8 at ile 48 kişilikti.Güneydoğuya doğru seyahatimiz başladı. Kütahya’ya geldik, sonra Eskişehir’e, hep güneye doğru, sonunda Adana’ya vardık. Adana’dan sonra güneye Mersin’e yönlendik , orda bizi bir Albay ve bir Prens, galiba Andrea karşıladı.Söylemeyi unuttum; İzmir’den maç yapmaya takımlar gelmişti ve toplu olarak seyretmemize müsaade ettiler. Aramızdan sıcakkanlı bazıları dayanamayıp, olmadık davranışlarda bulundular. Bunu gören Türkler 5-6 atlı asker yollayıp kışlaya götürdüler, şiddet kullanmadan, yalnız gösteriş için hafifçe dokunarak.
Yunanistan’a, Türkiye hakkında çok iyi intibalarla döndük, fikrim budur.
Bunlar devlet için geçerli, insanlar size nasıl davrandı?
Pek ilişkimiz olmadı, burdan gidip göçmen kamplarında kalanların olmuştu. Ortadoğu’da arkadaşlara sorduğumuzda, onların da intibaları olumluydu, onlara çok iyi davrandılar. Bazılarını işlerinde çalıştırıyorlardı ve harçlık veriyorlardı. Komşu iki halk birlikte kardeşçe yaşayalım. Bizi ayıran hiçbir şey yoktur.
|