|

Adım Nikos Demirci, doğma büyüme Samos’luyum, 74 yaşındayım.
Bu röportajın yapıldığı bugün, faşist İtalya’nın Yunanistan’a harp ilanının yıl dönümüdür.Samos’u 8 Mayıs 1941’de İtalyanlar işgal edince hayat çekilmez oldu. Ormandaki ağaçları, bütün Ege’de ve Oniki Adalar’da bulunan askerlerini ısıtmak için kesiyorlardı. 16.000 kişilik bir tümenin gıda ihtiyacını karşılamız gerekiyordu. Gelir gelmez ürettiğimiz her şeye el koydular; zeytinyağına, tütüne ve şaraba. Bir aileye sadece 50 okka zeytinyağı bırakıyorlardı. Ticaret durdu, gıda maddeleri bitti veya tüccarlar onları sakladı. Drahminin değeri kalmadı.
İtalyanlar onlara yakın olmayanları izliyordu, çok basit şeyler için, mesela av tüfeği veya eski 1821 model tüfek bulduklarında sorgulama ve işkencelere tabi tutuyorlardı. İşkencelerin başında kasa ve falaka gelirdi, korkunç işkencelerdi.
1941’de açlık baş gösterdi, iki nedeni vardı; ilki, Samoslular işgale karşı hazırlıksız yakalanmışlardı, ikincisi ise çok karlı ve ağır bir kış geçirmişlerdi. Yemek için kırdaki yabani otları toplamaya gidenler, kar yüzünden onları da bulamıyorlardı, yalnız duvar üstlerinde olan otlar kalmıştı. Böylece o sene açlıktan 3.000-3.500 Samos’lu öldü. İnsanlar önce zayıflıyordu, bakışları sertleşiyordu, ayakları ve bütün vucutları şişiyordu ve sonra da ölüyorlardı.
Herhalde hiç bir işgal hoş karşılanmaz. Daima bir reaksiyon yaratır, özellikle İtalyan’ların Samoslulara yaptıklarından sonra çok ciddi bir reaksiyon oluştu. Bu reaksiyonların ilki, İtalyan’ların gelişinden hemen sonra gençlerin sandallarla, 2. Dünya Savaşı’na katılmayan, tarafsız bir ülke olan karşıya, Küçük Asya’ya kaçışlarıydı. Oradan Orta Doğu’ya gidip, müttefiklerin yanında savaşarak vatanı kurtarmak istiyorlardı. Bazıları ise açlıktan ölmemek, yemek bulup yaşayabilmek için gittiler.Bir şeyler yapmak lazımdı, o zaman Yunanistan Komünist Partisi, direnişin başlaması için tüm örgütünü ve üyelerini bu amaca yöneltti. Bütün Yunanistan’da olduğu gibi Samos’ta da EAM (Milli Kurtuluş Cephesi) teşkilatı ve askeri kolu ELAS (Yunan Kurtuluş Ordusu) kuruldu.
Göçmenlik üç dalga halinde gerçekleşti: Açlık yüzünden gidenler, savaşa katılmak için giden gençler ve İtalyan işgalcisine karşı savaşan EAM ve ELAS mensupları gerillalar; Almanların geliş haberi ile 8.000- 8.500 Samos’lu ile birlikte kaçan 1.500 direnişçi ve ileri gelenler. Aralarında, nasıl gittiklerini biraz sonra anlatacak olan Angeliki de vardı. Yunanistan Komünist Partisi, direniş fikrini, organizasyonu ve EAM, ELAS ve EPON (gençlik kolu) mensupları ile desteklediğinden, İtalyanlar ve işbirlikçilerin, komünistlerle daha fazla uğraşmaları normaldi.
Yunanistan’ın diğer yerlerinde olduğu gibi Samos’ta da, işgalcilerle işbirliği yapanlar oldu. Bunlar diktatör Metaksa’nın taraftarlarıydı. Babam 1928’den beri komünistti, bundan dolayı onların hedefi olmuştu. Bir gün, yanılmıyorsam 6 Şubat 1943’te, İtalyanlar çevirme yapıp tutuklamalara başladılar. Ellerindeki 30 kişilik listeden 24 kişiyi yakaladılar. Bazıları çabuk geri döndü, bir kısmıysa yıllarca sürgünde kaldı ya da hapis yattı. 3-4 kişi ise bir daha hiç dönmedi, çünkü onları öldürmüşlerdi. Babam dikkatli davranıyordu, yıllarca yasadışı Komünist Partili olarak nasıl korunacağını bildiğinden kurtuldu. Sonra İtalyanlar af çıkardılar. İki ay geçmişti, babamın EAM’a üye yaptığı köyün jandarma astsubayı Yannis Hanis “Kosta gitmen lazım, çünkü başkalarıyla birlikte tutuklanacaksın, İtalyan polisine gelen bir evrakta: Geçen sefer liderler yerine taraftarları yakaladınız. Lider Kosta Demirci’dir, lider şudur budur deniyor.” dedi. Babam EAM üyesi olduğundan onlarla temasa geçti ve Orta Doğu’ya gitmelerine karar verildi, çünkü dağa çıksalar sayıca çok olduklarından onları besleme imkanları yoktu, aynı zamanda yaşça da büyüktüler.
Babam 43 yaşındaydı ve eşiyle dört çocuktan oluşan bir ailesi vardı. Gitmeye karar verdi. Direnişçiler Kahire’deki Yunan hükümetinin Kuşadası temsilcisi Georgios Luimark’la irtibattaydılar. Karşı casusluk örgütü vardı. Sandallar gidip geliyordu, bazen silah, gıda bir de karşıya gitmek isteyenleri taşıyorlardı, fakat sadece askerlik çağında olanları taşıyor, kadın ve çocukları istemiyorlardı.Bizim yöreye Zisimos adında biri, büyük bir sandalla geliyordu. Babama ve diğerlerine bununla gitmeleri gerektiğini bildirdiler. Babam yanlış bir bilgilendirme ile Orta Doğu’da çocukların tahsil görebilecekleri yatılı okullar olduğunu öğrenmişti.İngilizler insanların dağlara çıkıp gerilla olmaları yerine, Orta Doğu’ya savaşmaya gitmeleri için reklam yapıyordu. Babam tüm aileyi değil de dört çocuğundan ikisini birlikte almayı düşündü, iki erkek iki kızdık. Olacakları önceden görerek ekin ekmişti, yiyeceğimiz vardı fakat bol değildi. 3 Mayıs’ta gideceğini ve eğer istersek 10 yaşında olan ben ve ablam Eftihia’yı Orta Doğu’ya birlikte götüreceğini söyledi. O anda nasıl düşündüğümüzü bilemiyorum, galiba ihtiyatsızca, çocukça davranıp evet dedik.
Göç, nereye gittiğimizi bilmediğimiz bu seyahat, gece dokuzda başladı. Köyden buraya geldik, bir ormanda saklandık, biraz sonra Zisimos göründü, sandalın hazır olduğunu ve sessizce binip gitmemiz gerektiğini, çünkü yakında İtalyanların nöbetçi kulübesi olduğunu söyledi.Sandalı, gerillaları ve silahlı Yunanlıları görünce çok etkilendim. Sandala bindik. Çok güzel, sakin bir geceydi. Gece boyu kürek çekip Küçük Asya’ya geçtik, üstte bir nöbetçi kulübesi bulunan, buradan görünen Kanapiça koyuna çıktık. Zisimos geri dönerken “askerlere sizi benim getirdiğimi söylemeyin” diye tembih etti.
Sandalda 24 kişiydik, 20 askerlik çağında genç, ben ve ablamla birlikte 4 çocuk. Bol bol denizkestanesi ve bir büyük ahtapot yedik. Saat 10 civarında büyük sopalara beyaz mendil bağlayıp nöbetçi kulübesinin yolunu tuttuk. Orda gerek subay gerekse askerler bizi çok iyi karşıladı, avluda oturttular, karşıda Samos görünüyordu. Annemizin verdiği peynir ve biraz yemeği, herkesle paylaştık. Subay devamlı telefon ediyordu fakat tek anladığımız şey alo idi. “Çok üzgünüm, göçmenleri buradan alıp Kuşadası’na götürecek olan kayık tamir için İzmir’de, bundan dolayı Kuşadası’na yürüyerek gideceksiniz” dedi. İki asker refakatinde yola koyulduk. Bizimkine çok benzeyen bir ormanın patikalarından geçtik. Biraz sonra büyük Lezena nöbetçi noktasına vardık.
Bizi iyi karşıladılar, incir, kuru üzüm ikram ettiler. Yememiz için askerler ağaçlara çıkıp badem topladılar. Subay bizi Kuşadası’na yürüyerek götürmeleri için yanımıza yeni askerler verdi. Ben diğer çocuklar gibi yalın ayaktım ve 10 yaşındaydım. Büyüklerin ayakkabıları vardı, fakat tarım işlerinden dolayı çok yıpranmıştı. Akşama kadar yürüdük, Mikali dağının eteklerinde mola verdik. Geceyi orda geçirdik, yangından sonra yerde kalan çam ağaçlarından büyük bir ateş yakıp, aç yattık. Büyükler özgür oldukları için çok mutluydular ve Samiotisa ile gerilla şarkılarını söyleyip dans etmeye başladılar, şarkılara Türk askerleri de katıldı.Sabahleyin yürüyüşe patikalardan devam ettik. Güzelçamlı ovası birden önümüze çıktı. Sahilden, önde askerler, açlıktan ot yiyerek, yolda kimseye rastlamadan devam ettik. Yalnız ovanın ortasında çift süren iki çifçi gördük. Askerler onlara bir şey sormaya gitiler.Babam iki köylümüzle, biri Yorgo Karathanasi’di, gitti. O çiftçilere Türkçe merhaba dediğinde, onlar da babamlara Rumca hoş geldiniz Samoslu’lar diye cevap verdiler. Sonra da “Çocuklar, askerler buralı değil, en kısa yoldan Kuşadası’na gitmeniz için onlara yolu tarif edeceğiz.” Dediler. Ayrıca “biz köyde yeriz” deyip neleri varsa peynir, ekmek, yemeği bize verdiler. Ve biz 30 kişi, ancak birer lokma yedik.
Sıcak bir Mayıs günüydü. Ovanın kenarında büyük bir ağaç gördük, gölgesinde dinlenelim dedik. Gençler önde, yaşlılar arkada, çocuklar daha arkada ona yöneldik. Bir bahçeden atlı bir hanım çıktı, önde gidenleri içeriye davet etti. Bunun hayra alamet olduğunu düşündük, hayır ne olabilirdi? Yemek, yemek tabi. Öyle de oldu, bu kadın evinde ne varsa, ekmek, peynir ve helva, bize verdi. Bunları babam 30 parçaya bölüp dağıttı, tabii eşit parçalar halinde olamazdı, biz çocukları olduğumuz için en küçük parçaları bize verdi. Bu kadın Giritliydi, bizimle Giritçe konuştu “kusura bakmayın başka verebileceğim bir şeyim yoktur, bunları yiyin dedi. Sonra da birkaç saat içinde Kuşadası’na varacağımızı söyledi.
Akşamüstü düz bir yoldan, belki bugün çarşının olduğu yer, Kuşadası’na girdik. Oradan jandarmalar bizi alıp, Jandarma Komutanına götürdüler. Orada Tahsin Bey adında bir Albay vardı. Sorgudan geçirip bazı bilileri aldıktan sonra bir hana götürdüler bizi. Zemin katta hayvanlar, üstte de insanlar kalıyordu. Saman dolu şiltelerde yattık. Kuşadası İngiliz Konsolosu Georgios Luimark da geldi, eskiden Samos’taydı. Bir şeyler almamız için biraz para verdi. Gidene kadar, Kuşadası’nda tamamen serbest dolaşabildik. Orta Doğu’ya gidiş için hazırlıklar başladı. Babam, ben ve ablam orda kaldık, çünkü babama karşı casusluk yapmasını teklif ettiler. Kabul edince 20 gün orada kaldık. O günlerde Türklerle ilişkimiz oldu, babam kahvehaneye gidiyordu bir şey ödemesine asla müsaade etmiyorlardı, tiyatroya davet ettiler. Bense Vathi’den Yurelis’in oğlu Stelyo ile arkadaşlık yapıyordum, o uzun zaman burda kaldığından Türk gençleri arasında dostluklar kurmuştu. Ali adında bir arkadaşı vardı. Sandalı ile Güvercin adasına gider, denizminaresi çıkartırdık ve Samos’u görmek için daha güneye seyahat ederdik. Orada çok iyi yaşadık ve hiçbir Türk bize ne kötü laf söyledi, ne de dokundu. Yalnız küçük siyahımsı bir nokta var. Kuşadası o zaman 5.000 nüfuslu ufak bir şehirdi, sahilde evlerin yanında bir çocuk bahçesi de vardı. Stelyo ile oraya oynamaya gittik. 18-19 yaşında bir Türk bana yaklaştı, ben zayıf ve cılız bir çocuktum, tokat atmaya başladı ve kaldığımız otele kadar zorla götürdü. Stelyo’ya “burada bekle seni de dövmeye geleceğim” dedi. Stelyo hem Türkçe biliyordu, hem de yeri bildiğinden kaçıp gitti. Yunanlı olduğumdan değil, belki de bilmiyordu, salıncak yapmaya gittiğimizden dolayı dövdüğünü söyledi. Tuhafınıza gitmesin, biz de köye bir yabancı geldiğinde taşa tutardık.
Kuşadası’nda olduğumuz zaman uydurma bir sandalla yeni göçmenler geldi, hatta yolda meltem yüzünden boğulmalarına az kalmıştı. 44 kişiden yalnız dördü askerlik çağında idi, diğerleri kadın, çocuk, topal, sakat ve ihtiyardı. Bunu gören Luimark, İngiliz’lerin menfaatlerini korumak için onları Samos’a geri yollamak istiyordu. Babam müdahale etti “katiyen geri yollamayacaksın, bunlar benim tanıdıklarım, köylümdür. Ne çekeceklerini, ne gibi işkencelere tabi tutulacaklarını biliyorum” dedi. Böylece babam hiç bir zaman Luimark’ın yardımcısı olmadı, muhtemelen Albay Tahsin Bey’in de. Karşı casusluk görevi de orada bitti.
Gelenlerle birlikte bizi kamyonlarla tren istasyonu olan Selçuk’a, oradan tekrar trene bindirip İzmir’e götürdüler. İzmir’de bizi arabalar bekliyordu, büyük avlusu, çeşitli hizmet binaları olan bir yere götürdüler, galiba Belediye’nindi. Oteli de vardı, her odasında 2-3 kişi kalıyordu. Biz, babam, ben ve iki çocuk daha dördümüz birlikte kaldık. Temiz beyaz çarşafları vardı, böyle temiz çarşaflarda son senelerde hiç yatmamıştık. Fakat yastığı kaldırdığımda bit dolu olduğunu gördüm. Bunlar hem Türkler’in, hemde bizim getirdiğimiz bitlerdi ve bitlerimiz kaynaşmıştı.
İzmir’e serbestçe inebiliyorduk. Bir gün babam “Niko gel şehri gezelim” dedi. Galiba sahilden pek uzakta değildik, yürüyerek gittik, hayran kaldım. O zamana kadar şehir görmemiştim. Gemileri, babamın dediğine göre Samos’a gıda taşıyan Kızıl Haç’ın kayıklarını ve Kemal Atatürk’ün heykelini gördüm. Orda, bir komünist olan babam, ilk barış dersini verdi bana, gerçi atla otlaklara giderken barıştan bahsederdi, fakat bu ilk dersti. 1922 bozgunundan bahsetti. Bunlara o zamanın emperyalistleri İngiliz’ler, Fransız’lar ve İtalyan’ların sebep olduğunu ve kendi menfaatleri için Yunanistan’ı da bulaştırdıklarını anlattı. Onların gayesi Türkiye’yi parçalayıp, Musul ve Kerkük petrollerine el koymaktı.
İzmir’de göçmenlerden sorumlu olanlar, çocukları önce Suriye’ye ordan da Orta Doğuya ayakkabısız yollamak istemediklerinden bize ayakkabı verdiler, önce sevindik fakat birkaç saat içinde kulanılmaz hale gelmişlerdi. Çünkü köseleleri kartondandı. Bundan birileri kazanç sağlamıştı. Hükümet veya konsolosluk iyi ayakkabı parası vermişti, onlar bunları almıştı. Fakat bu işi Türkler’in yaptığını sanmıyorum, çünkü bizim paraları başkaları idare ediyordu.
İzmir’de bir hafta kaldıktan sonra Halep’e gitmek için trene bindirdiler. Trenler çok eskiydi, burada da kabahat parayı verenlerdeydi. Vagonlar arasında geçiş yoktu ve her vagon üçe bölünüyordu. 5-10 kişiyi suyu tuvaleti olmayan bir bölmeye yerleştiriyorlardı ve her istasyonda ihtiyacımızı karşılamak için koşuyorduk. 3 gün devam eden bu seyahatte babamız bize Türkiye hakkında çok hikâyeler anlattı. Türkiye’ye ilişkin anılarım kötü değil iyidir, o gençten dayak yediğim olaya rağmen. Olay öğle vaktine rastladığından müdahale edecek biri olmamıştı.
|