Sizi tanıyabilir miyiz?
Efendim ben 1924 yılının, 24 Mayıs’ında Lozan antlaşması gereğince Girit’ten, Girit Resmo sancağından, Türkiye vapurunun ikinci seferiyle adaya geldim. 1918 yılında Resmo’da doğdum. Şimdi 89 yaşındayım. İsmim Ali Onay, babamın ismi Hasan, annemin ismi Fatma hanımdır. Mübadele olaylarını herkes kitaplaşmıştır, onun üstünde duracak değilim. Birçok röportajlarım oldu zaten. 1940 yılında, 1 Ocak'ında askere alındım. Ve Balıkesir 102. Motorize kıtasına duhul ettim. Ama harp dolayısıyla Almanya ve İtalya’nın bütün Avrupa’ya hücum etmesiyle bizim alay Balıkesir’den ayrılmak zorunda kaldı. Ve evvela Çanakkale’ye ondan sonra Gelibolu’ya geçti. Ben tek başıma Balıkesir’de kaldım, bir tesisin başında. 28 ay Balıkesir’de kaldım. Ama sık sık gelip işlerime bakıyordum. Birçok seferler sivildim. 1941 yılında Almanya Trakya'ya indiği zaman bütün Trakya halkı kaçarak Türkiye’ye geldiler. Türkiye o zaman, gerek devlet olarak gerekse halk olarak bütün gelenlere kucağını açtı. Devlet elinden geleni yaptı. Halk da misafir etti kendilerini. Ben o zaman Balıkesir’den ayrılamadım o günlerde. Ama buraya gelenler de, Midilli’den kaçıp buraya gelenler de aynı şekilde Ayvalık ve ada halkı onları ağırladı. Bu zannediyorum 1 ay 1,5 ay kadar sürdü bu olay. Ondan sonra İngiliz devleti bunları otobüslerle topladı.
Şimdi ben Balıkesir’deyken, Trakya'nın Süfli kentinden gelen bir eğitimci grupla valiye gittim. Vali, o zaman Balıkesir valisi, o zamanlar Recai Güreli beydi. Onların arzularını ben tercüme ettim valiye ,bu konuşma bittikten sonra vali fasih bir Yunanca ile devreye girdi. O beni çok etkiledi. O da Balkanlar'dandı. Rumcayı benden daha iyi biliyordu. Devlet, İngiliz devleti, bunları toplamaya başladı. Otobüslerle bir kısmını Kıbrıs’a, ötekilerini nereye götürdü bilmiyorum. Ama ayrılırken Yunanlılar “Zito İnönü Zito”, Türkler de güle güle onları uğurladıklarını gözlerimle gördüm. Ne yazık ki o dostluk böyle devam etmedi ve bugünlere geldik. Bu, o güne tanık olanlar o günü unutmaması gerekiyordu. Ama halk yine kaynaşıyor. Devletlerarası bir uzlaşma temin edilemedi bugüne kadar.

Valiye gittiğinizde neler istedi gelenler validen, hatırlıyor musunuz?
Hatırlamıyorum düşünün 67 yıl. Arzuları vardı, talepleri vardı onları söyledim.

Buraya gelenlerden hiç hatırladıklarınız var mı? Ne iş yaparlardı?
Hayır, ben yalnız o grupla ilgilendim burada, o zaman gelmemiştim ben.

Peki, sonradan onlarla ilgili, insanlar Ayvalık’ta konuştular mı?

Konuştular tabi, konuştular ama harp olayını konuştular.

Gelenlerle ilgili çok değil yani.
Ben o zaman onlarla temas edemedim, evet.

Edirne’den ne kadar insan geldi o zamanlar bir bilginiz var mı?

Bakınız düşünün Trakya'dan gelen halk burada bu kadar yoğunlaştığı halde Balıkesir’e taştı. Büyük bir kalabalıktı. Çünkü Alman hemen silindir gibi ezdi gitti. Kaçmak zorunda kaldılar.

Askerler de var mıydı gelenlerin arasında?

Askerler, hayır yok. Askerler buraya gelmedi. Yahut sivil geldiyse onu bilemiyorum. Hep Almanya’nın baskısından bahsettiler. Almanya’nın nasıl acımasızca hareket ettiğini hep anlattılar. Ben o hadiseleri valiye anlattım, onların hadiselerini, ondan sonra vali kendi lisanıyla onlarla konuştu ve ondan sonra muhatabı onlar oldu. Şimdi bu hadiseden sonra beni, birliğim Gelibolu’ya çağırdı. O arada ben bir yolunu bulup terhisime 8 ay kala eşimle evlendim. Ve hayatımda yaptığım en isabetli karar oydu. Çünkü eşim o zaman 15 yaşındaydı. 15 yaşındaydı evlendiğim zaman. Ve ondan sonra askere gittim. Askerde 8 ay kaldım ve bu 8 ay içinde ancak 3 sefer gelebildim adaya. Ben Balıkesir’de kontlar gibi yaşadım. Harbin ne olduğunu bilmiyordum. Ama davetle, oraya gitmesiyle fakir bir devletin hangi şartlar altında harbe hazırlandığını kendi gözlerimle gördüm. Bu zannedildiği kadar, harp kolay bir mesele değildi, o zamanlar Türkiye yoksul bir devlet. Ama İnönü’nün dehası Von Papen’le yaptığı işbirliği, Alman sefiriyle yaptığı işbirliği, bizi harp dışında bırakma imkânı buldu. O devirde Churchill, Lenin, İnönü’nün ayağına iki sefer geldiler. Biri Adana mülakatı, öteki de Kahire mülakatı. Nitekim "Churchill Anlatıyor" diye hatıraları vardır. Açık açık anlatıyor, açık açık söylüyor, biz verdiğimiz bütün garantilere rağmen İnönü’yü harbe sokmaya muvaffak olamadık. Kolay değildi harp zannedildiği kadar. Ben hatırlıyorum orada Saroz’dan Marmara’ya kadar denizi yardılar mania teşkil etsin diye ama o zamanki tekniğiyle Alman’ın tekniği ile, ben bir mecmua alıyordum, Gelibolu’ya gittikten sonra ve o tekniği gördükten sonra, onun karşısında bir kuvvetin durması mümkün değildi. Parola diye bir mecmua çıkarıyordu; Almanca, Yunanca, Arapça, İngilizce, Fransızca lisanlar var. Türkçe yoktu ama ben Yunanca bildiğim için okuyordum ve hayret ediyordum onun tekniğine. Eğer İnönü bir hata yapmış olsaydı ve bizi harbe sokmuş olsaydı, bizim kuralardan kimse kalmazdı. Fakir devlet, asker çadırda, kadanalar açıkta. Toplar yağmurun altında, hep böyle geçti harp yılları içinde, toparlayıncaya kadar. Bu kolay mesele değil. Bazıları keşke biz de girseydik dedi. Ama harbin ne demek olduğunu yakından kimse bilmiyor, yaşamadıktan sonra.

O günlerde halk nasıldı?

Halk özveride bulunmak zorunda kalmıştı. Çünkü iki tarafı da idare ediyordu devlet. Hem İngiliz’i hem Alman’ı, kolay mesele değildi o. Birine buğday verdi birine krom verdi. Bunlar kolay mesele değildi. Büyük bir dehanın kararıydı bu.

Halk fakir miydi peki?

Halk, şimdi bakınız, halk ürününün bir kısmını devlete vermek zorunda kalıyordu. Çünkü başka türlü bu işin yürümesi mümkün değildi. Ve ekmek karneye bindi. Ben şimdi hatırlıyorum, harpten sonra ilk yıllarda Demokrat Parti kuruldu. Ondan sonra ve bu zamanlarda İnönü’nün bir gezisinde bir genci ileri sürdüler. Dediler ki paşa bizi aç bıraktın. Doğru dedi İnönü “doğru sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım”. Anlıyor musunuz? Yani bu olayları yaşamış olmak lazım o zaman büyüklüğünü göreceksiniz. Kolay değildi o yıllar, yoksulluk. Gaz yok. Yağı kandillerde yakmak zorunda kalıyorlardı. İthal ediliyordu o zamanlar gaz. Bunları yaşayan ancak biliyor, çeken ancak takdir edebiliyor.

Buraya gelen Yunanlılar nasıldı?

Berbat halde geldiler, oradan canlarını kurtarmak için geldiler. Oradan, yani Trakya’dan gelenler arabalarla kim bilir hangi şartlarla geldiler. Yok, ancak canları ile geldiler. Kolay değildi bu. Onun için zaten İngiltere topladı bir kısmını Kıbrıs’a götürdü, gerisini bilmiyorum.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Benim eklemek istediğim bir husus var. O da iki devletin asgari müştereklerde işbirliği yaparak dostluğu tesis etmesi lazım, iki devlet arasında. Bunu hallettikleri an bu bölgenin en büyük kuvveti bu iki kuvvet olacaktır, bir kitle olacaktır. Ve bölgede büyük bir zenginliğin düşeceğine inanıyorum. Çünkü harp malzemelerine verdikleri trilyonlar halka kalacaktır ve bölge zenginleşecektir. Bütün mesele karşılıklı özveri ile yapılabilir. Halk arasında büyük bir dayanışma vardır. Mesela ben Yunanistan’a gittim beni nereye koyacaklarını şaşırdılar. Dostlarım hepsi ilgilendi. Beraber gezdik, beraber yedik, beraber eğlendik. Ama devletlerarasındaki bu dostluğun tesis edilmesi lazım. Baba ölür, mirasın ayıklanması lazım, eğer bütün çocuklar %100 haklarını almaya çalışırsa ne olur? O mal satılır gider. Devletler de aynı, biri 90 biri 95 biri 105 alacak ve bu iş halledilecek, başka çaremiz yok. Harpten mümkün olduğunca uzak durmak lazım. Harp oyuncak değil.

Buraya geldiğinde Yunanlılar Giritlilerin burada olması iyi oldu mu?
Giritlilerden de gelen olmuş ama ben burada yoktum. Ama bunlar hep misafirperverlikle karşılaştılar. Herkes onları evine aldı, ağırladı herkes kudreti olduğu kadar karşıladı.

 Teşekkürler.
 


» Abdülgani Kalaycı
» Ahmet Akcan
» Ahmet Gönül
» Ahmet Yorulmaz
» Ali Onay
» Angeliki Voyaci
» Bayram Dikoğlu
» Bekir Sıtkı Baykal
» Dimitrios Karaminas
» Dimitros Karatzitzis
» Fatma Bozdemir
» Hacer Kurt
» İbrahim Gündenç
» Kazım İnam
» Manolis Violatzis
» Mehmet Hayati Ocak
» Nikos Demerci
» Nikos Karavas
» Osman Hakkı Akbaykal
» Panayotis Doukas
» Spiros Pavlis
» Yorgos Photellis
» Yorgos Primos