Amca adın ne?
Abdülgani Kalaycı

Nerelisin?
Anbarsekiliyim.

Ne iş yaparsın burada?
İş, bir kere şimdi zeytin var. Birkaç mevkide zeytinlerim var, bağ vardı ona da zeytin diktik. Başka bir işim yok.

Sepet yapıyordun ya?
Sepet yapmıyorum, bu sene yapmadım.

Şimdi Alman harbi sırasında sen hatırlıyorsundur, Yunanlılar gelmiş buraya. Onu bir anlatır mısın, nasıl oldu?
Şimdi, çok birşey yok anlatacak, bak burada bir iskele var, deniz kıyısı yani, ora gelmiş Yunanlılar, güzel bir, yeni bir tekne. Jandarmalar bunu geriye çevirmişler. Almıyorlar yani kimse. Biliyorlar burada harb olduğunu, Alman harbi. Bunlar da kurnazlık yapıyor, Midilli var ya ilerde, Yunan adası, o tarafa doğru gidiyorlar, karanlık çökünceye kadar gidiyorlar, biliyorlar jandarmaların takip ettiğini. Karanlık çökünce oradan bir kırıyorlar dümeni, Esendere tarafına. Biz de orda oturuyoruz, yaz günü, bir de akraba bile olur bize bir parça, Hasan isminde birisi var. Topal Hasan, Topallar’dan geliyor. Gürültü çoğaldı aşağıda, benim yanıma gelmişti o. Konuşmak için. Gürültü çoğaldı aşağıda, babası deniz kıyına yakın oturuyor, ben bir bakayım geleyim dedi, Yunanlı lafı var ya konuşuluyor gündüz, meyilli yer, koşa koşa gitti, koşa koşa döndü geldi. Ne oldu Hasan? Yunan dolu dedi, babamın yanı Yunan dolu dedi. Ee, başka? Başka kimse yok. İkimiz beraber gittik, ama duyanlar oldu. Duyanlardan üç dört kişi de onlar toplanıyorlar… Karınları aç, bizde de ekmek bol değil o zaman. Üzüm getirmiş, kuru üzüm, yaş üzüm de kalmadı artık bağlarda, olsa da yemeklik. Şöyle büyükçe tabakta kuru üzüm getirdi, Süleyman, soyadı aklıma gelmiyor şimdi, Süleyman isminde birisi. Hem konuşuyoruz, konuşuyoruz, adamların gözü üzümde ama elleri varmıyor yemeğe. Korkuyorlar zehirleyecekler bizi diye. Aklına geldi o üzümü getirenin, uzattı elini, avucuna biraz üzüm aldı, attı ağzına. Bir sokuldular üzüm yemeğe. Karınları aç, ne kadar üzüm varsa tabakta yediler. Biz yemiyoruz. Bizim var mesela yaş da var kurusu da var. Yediler, eh, konuşuldu, dereden tepeden, yatak istiyorlar şimdi, istemiyorlar da biz düşünüyoruz nereye yatıralım, en münasip, Ali var, telefoncu derdik biz ona, askerde telefoncuymuş, orasını münasip gördüler. Orda yatırdılar o akşam. Biz oraya gitmedik artık.

Kaç kişi gelmişti
?
Dört beş kişi vardılar. Öyle tahmin ediyorum. Bir sene oldu harp, senelerinden de belli zaten. Sabah oradan almışlar, götürmüşler, jandarmaya teslim etmişler. Şimdi orada… Birşeylerini almışlar onların da orasını unuttum artık, sandalın bazı yerlerini kırmışlar, hani geri çevirmesinler gibilerden, kalanı da burada Esendere’de kaldı, karadan gittiler çünkü. Sonra aldılar, buradaki sandalı aldılar, bir uydurmasyon kürek vardı, ben çalıların içine atıverdim şöyle. Onu da söyleyen olmuş, dedim ben, çoluk çocuk alır götürür bir tarafa, bulamasın diye oraya attım dedim. Aldım verdim, teslim ettim jandarmalara. Bu kadar yani Yunanlılarla.

Peki, onlarla anlaşabildiniz mi, konuşabildiniz mi?
Konuşamadık. Onlar Türkçe bilmiyor, biz Rumca bilmiyoruz. Oradan işte artık İzmir’e mi yolladılar, nereye yolladılar, buradan müsaade etmediler karşıya gitmeye.

Hepsi erkek miydi, çocuk, kadın var mıydı?
Erkek. Çoluk çocuk hiç görmedim. Çünkü çoluk çocuk belki onların ayağına dolaşacaktı.
 
Peki, senin bu anlattığından başka Yunanlıların gelişine dair hikâyeler duydunuz mu?

Ben duymadım. Belki duyan olmuştur. Esendere’de oturuyoruz, bağda oturuyoruz o zaman. Fazla insan da gördüğümüz yok.

Yanlarında yiyecek içecek birşey var mıydı?
Yok. Ne ekmek var, su, suyu karıştırmayım artık, nerden olsa bulur, ne ekmek var ne başka, açlığı giderecek birşey de yok. Karınları aç ama yine de korkuyorlar yemeye. Türklerden. Eskiden harp ettiler, birşeyler oldu ya. Biz o günleri bilmeyiz artık. Çekiniyorlar, daima çekiniyorlar.

Bir de senin Nazım Hikmet’le bir anın varmış. Onu anlatır mısın?
Hapishane karakolundayım. İçeride 900 kişi var. Bursa’nın merkez hapishanesi. Biraz da ben sıcakkanlıyım, kendimi methetmiş gibi olmayım, karakol komutanı çok tutar beni. Çağırdı beni, gittim, dedi bugün Nazım Hikmet’i vereceğim sana dedi, Çekirge’ye götüreceksin dedi. Bilmem oraları bilir misin Çekirge mıntıkasını. Otobüs çalışır Bursa’dan Çekirge arasında. Nazım Hikmet’i alacaksın buradan dedi, götüreceksin şeye, Çekirge’ye. Otelin ismini de biliyordum ama neyse ismi lazım değil, otele dedi hanımı gelmiş, orada bırakacaksın, 5’te alacaksın, geleceksin. Olur. Teslim ettiler bana, Nazım Hikmet’i, o da konuşkan. Konuşa konuşa araba yoluna kadar çıktık. Çekirge’ye. Dedi gel bakalım, evvela sana bir lokanta göstereceğim, gittik, dedi arkadaşa ne isterse verin bugün. Tamam dediler. Benden evvel götürenler olmuş herhalde. Oradan çıktık, harçlık verdi. Dedi kahveye gidersin, birşey yaparsın, harçlık bulunsun yanında. İyi, onu da aldık. Sanki düşünüyor, öyle, yeni hatırlamış gibi, banyo almak ister misin dedi bana, e buraya kadar geldik dedim, burada oturacağımıza banyo yaparız hiç olmazsa, hususi banyolar var, tek kişilik, bir de sabun veriyorlar, istersen akşama kadar yıkan. Artık kaç para verdi onu ben bilmiyorum. Paraları o veriyor. Oradan da çıktık. Gel şimdi dedi, oteli de göstereyim sana dedi. Biraz geriye doğru gittik, şöyle meyilli bir yer. Otel de tam yolun karşısında. Bak dedi, o bilmem ne oteli işte, çok sene oldu, biliyordum da, saat 5’te gelirsin beni oradan alırsın dedi. Tamam, hadi. Bana söyleyeceğini söyledi, ondan sonra ben gittim, sağa dolaştım, sola dolaştım, ağaç gölgelerinde oturdum, akşam da olmuyor ki, vakit geçmiyor. Gittim arada bir kere karnımı doyurdum. Yine çıktım, çiçek açıyor, belki bu mevsimde ne bileyim, böyle laleler, birşeyler, şimdiki gibi açıyor ağaç diplerinde, akşamı bulamıyorum. Biz alışmışız o tarafa git, bu tarafa gel. Velhasıl saate bakıyorum ara sıra, 4 buçuk falan oldu saat. Epeyi sabretmişim. Yürüdüm, yavaş yavaş gidiyorum, vakit geçsin. Tam yolun karşısına gelince, oteli görünce baktım, kapıda dineliyor. Çağırmak mağırmak istemiyor. İşaret etti, dur dedi orada, o geldi benim yanıma, hadi gidelim, hadi, çıktık. Aşağı doğru biraz yürüdük, taksiler var galiba orada, gel dedi senle bir dondurma yiyelim dedi. E yiyelim. Şimdi bazısına ben söylüyorum da gülüyorlar, biz dedim dondurmayı külahta yerdik, orda bizim önümüze hususi porselen tabak koydular. Yedik, o da yedi, ben de yedim, çıktık yola. Ama şeyle gideceğiz artık, arabayla gideceğiz. Yolda sordu bana birşeyler, sizin orda dedi öyle şeyler bulur musunuz, yazılı taşlar birşeyler, valla belki vardı ama biz dedim çocuktuk o vakit. Görmedik dedim öyle birşey. Birşey daha sordu o bana ama…

İzmirli olduğunu biliyor muydu?
Biliyor, köyümü bile biliyor. Valla birşey daha sordu bana, ona da ben doğru dürüst cevap veremedim zaten, ben o vakit çocuktum, Yunanlılar buradayken. Mesela şimdi olsa anlatıyım ben ona ne varsa. Uzatmayalım, götürdük, hapishaneye teslim ettik. Bu kadar işte,

Peki, sen Nazım Hikmet’in kim olduğunu biliyor muydun?
Biliyordum. Şimdi onun çok şeysi gelirdi, ziyaretçisi gelirdi çok. Bir gün, 30 kişi vardı, kimisi öğretmenler dedi, kimisi bilmem ne dedi, böylesine, tren var orda, tren istasyonu var, o taraftan gelirler gelirken. Yukarıdan tren istasyonuna indiler mi bile hapishaneye dönmeleri lazım, köşe yapar orda yol. Birçok misafiri gelirdi. Ama yatıya gelmez tabi hapishane orası, konuşurlar, ne yaparlar yaparlar, kaçarlar öyle geldikleri gibi kaçarlar. Öğretmenler geldi bir kere. Biz de beş yerde nöbetimiz var, kapıda bir de köşelerde. Ama şeyin, hapishanenin köşesi değil de avlunun köşesi. Üstünde yürüyoruz böyle geniş, otur otur insanın canı sıkılıyor yahut ayakta duracaksın, canı sıkılıyor. Ama sağa sola gittin geldin mi vakit geçiyor hem. Her gün görürdük. Haa, bunun iş ocağı vardı bak onu unuttum. İş ocağı var, kaç tane usta var onu da bilemem şimdi. Herkese bir iş bulmuş. Dokuması da var, başka sanatkârlar da var. Ama şef o. Şimdi oranın da bir kanunu var, kesici birşeyle, keser olur, bilmem testere olur, her şey olabilir, onların takımlarıyla bir cinayet işlenirse, evvela onu yakalıyorlar. Olmadı öyle birşey ama olursa. Akşam oldu mu içerde ne kadar çalışan varsa, başkaları da var, hepsi Nazım Hikmet’in değil, başkaları da var, çıkarıyorlar, üstlerini arıyorlar çıkarırken, eğer oranın aletlerinden bir alet çalarsa yahut o aletlerle bir cinayet işlerse ona göre ceza veriyorlar. Onun için kimse elini değmiyor. Çalışıyor akşama kadar tezgâhta bırakıyor şeyleri, takımları, ondan sonra çıkıyor dışarı.

Oranın sorumlusu da Nazım Hikmet miydi?
Tabii, ama gardiyanlar da ilgileniyor.

Siz Nazım’ı nasıl biliyordunuz, ne suçlusuydu?
Siyasetçi derim ben. Ben başka kitaplarını da okudum onun. Siyasi kitapları seviyordu. Birçok şeyler oldu, hapishanede değil de yani sonradan okuduğum kitaplardan da şey yapıyorum. Çok zorluklar çekti yani. Ben fazla birşey bilmiyorum Nazım Hikmet’in.

Buraya gelen Yunanlılara dönecek olursak onlara ne olduğunu biliyor musunuz?
İzmir’e gönderdiler ama buradan göndermediler. İzmir’e gönderdiler, oradan herhalde hükümetine teslim ettiler, bilmiyorum. Yalnız burada topladılar çıkanları, kabul etmediler. Çok büyük karışıklık oldu o sırada.

Durumları nasıldı gelenlerin?
Çok kötü değildiler ama karınları aç. Ekmek yok, harp olan bir yerde zaten ekmek kıt olur biraz.
 
Sizde de kıttı burada…
Bizde de yoktu ama yani biz karnımızı doyuracak kadar var. Onlarda hiç yok. Ekmek veren de olmadı.

Üzüm verdiniz…
Üzüm yediler işte, başka zannetmem ekmek veren olsun. Herhalde bizde de kıttı galiba.

Çok teşekkür ederiz.


» Abdülgani Kalaycı
» Ahmet Akcan
» Ahmet Gönül
» Ahmet Yorulmaz
» Ali Onay
» Angeliki Voyaci
» Bayram Dikoğlu
» Bekir Sıtkı Baykal
» Dimitrios Karaminas
» Dimitros Karatzitzis
» Fatma Bozdemir
» Hacer Kurt
» İbrahim Gündenç
» Kazım İnam
» Manolis Violatzis
» Mehmet Hayati Ocak
» Nikos Demerci
» Nikos Karavas
» Osman Hakkı Akbaykal
» Panayotis Doukas
» Spiros Pavlis
» Yorgos Photellis
» Yorgos Primos