Adınız?

Yorgos Primos

Nerelisiniz?
Doğma büyüme Midilliliyim, en eski ailelerinden.

2.Dünya Harbi’nde burada durum nasıldı?
Askere yeni gittiğimde Yunanistan-İtalya harbi başladı. Sonra Midilli Alayı ile cepheye gittim. Alay Arnavutluk’ta bulunuyordu. Burada rütbelilerin bölüğü kalmıştı. On iki Ada’nın gönüllüleri alayına Atina’da tayin edildik ve sonra bizleri Yunanistan-Yugoslavya sınırına sevk ettiler.
Almanlar buraya gelmeden 5-6 gün önce döndüm. Sonra Almanlar geldi ve adayı işgal etti. Ben Midilli Belediyesi’nde memurdum, veznedardım. Almanların işgali ile adanın durumu her geçen gün kötüye gidiyordu, başta gıda eksikliği. Midilli’nin ada oluşu, çoğu karasal Yunanistan’dan geliyordu, kıtlık başladı. O zaman ben burdan gittim.

Size başka bir şey söyleyeyim. O zaman burada bir komite kuruldu ve gençler Türkiye yolu ile gitmeye başladılar, çünkü Mısır’da Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin organize edildiğine dair bir haber geldi ve çok insan gitti. Buradaki komite Yakın Doğu’ya gitmek isteyenlere yardım ediyordu.
Komitenin başında merhum, korkuyorum hepsi merhumdur, beni duygulandırıyorsunuz, Midilli Liman Başkanı, büstü olan Kazakos vardı.
Sizlere nasıl gittiğimi anlatayım. Baştabip Psaras, Belediye Meclis üyesi idi. Bir gün belediyeye girince, vezne sağda idi, beni çağırdı, Yorgo sana birşey söylemek istiyorum dedi.

Ne istiyorsanız Bay Psara dedim.

Biliyorum akşamları toplandığınız kahvehanede karşıya gitmek ve vatana hizmet etmek isteyen gençler var. Gitmek isteyeni duyarsan, onu muayenehaneme gönder “ doktor, kaburgam ağrıyor ve dostum Yorgo Privas size yolladı desin”. Ben senin yolladığını ve gitmek istediğini anlayacağım ve yardımcı olacağım. Bu ekibin içinde iki kişi daha vardı, biri bir gece, bir gün veya belli bir zaman için gidene kadar onda kalınırdı.

Diamandidis adında bir papazdı, onun bir bahçesi vardı. Mesela akşam buradan gidiyorlardı ve nakliye o gece gerçekleşiyordu. Gece sandala binip gidiyorlardı. Bu işin içinde Mimis adında bir sandalcı da vardı. Maalesef onu Almanlar, deniz ortasında bizi bırakıp geri dönerken öldürdüler. Ben, Mimis kaptanın son seferiyle gittim. Şöyle oluyordu, ben size gitmek için yardım ettim ve Psaras’a yolladım, siz bu yardımım yetmiyormuş gibi bu işin oluşunu sağda solda konuştunuz, öyle bir an geldi ki, hiç tanımadığım insanlar bana gelmeye başladı ve beni karşıya yolla diyorlardı. Ben seni nasıl yollayayım, benim böyle bir yetkim yok derdim.

Şimdi size çok acayip bir şey anlatayım. Biz dayımın evinde kalıyorduk. Karşı evde ise Gestapo subayları kalıyorlardı. Gestapo komutan yardımcısı Teodor Nikolayeviç adında bir Beyaz Rus idi. Bu her akşam 7-8 civarında eve gelirdi, benimkiler anında kaybolurlardı ve beni yalnız bırakırlardı. Çok iyi Yunanca konuştuğu için sohbet ederdik ve henüz radyoları toplamadıklarından dolayı Moskova’yı dinliyordu, çünkü Beyaz Rus’tu, yani isyandan kaçıp Almanya’ya, Fransa’ya giden siyasi mültecilerden biriydi. Böylece aramızda bir dostluk oluştu. Bir gece, dış kapıyı kapatmak için oraya kadar uğurladığımda, beş adım atıktan sonra geri döndü, Yorgo sana birşey söyleyebilir miyim dedi. Ne istersen Teodor dedim. Zamanı geldi, sen de onları yolladığın yere gitmelisin. Ne diyorsun sen dedim. Gestapo’ya bu işi yaptığına dair bilgiler geldi, komutan şu anda Selanik’te, ben bilgileri sakladım, hiç bir muamele yapmadım, fakat bilmiş ol döndüğünde göstermem lazım, o zaman zor duruma düşersin.

Öbür gün Milas’a gittim, Yorgo durum böyle, gitmem lazım dedim. Hatırlıyorum günlerden Çarşamba idi “Diamandidis’in bahçesine git, Cuma günü karşıya sandal var.”dedi. Papazı tanıdığımdan orda bütün gün kaldım, oğlu sınıf arkadaşımdı, o da bize katıldı, teğmendi. İşin enteresan tarafı bütün Diamandidis ailesi solcuyken, o Yunan ordusunun yedek subayıydı ve iç savaşta sol komitacılar tarafından öldürüldü.
Bay Primos o zaman Türklere karşı duygularınız nasıldı?

Ben Aliağa sahiline gece çıktım, yani gece yarısı 1-2 civarında. Orda saklandık, iç kısma gitmek için sabah olmasını bekledik. Almış olduğumuz bilgilere göre sandalla yakalanmamamız lazımdı, çünkü aynı vasıta ile geri yollanacaktık. Bundan dolayı kaptan Mimis sandala gidene kadar saklandık fakat maalesef dönüşte Almanların el koyduğu, önde ve arkada birer makineli tüfek yerleştirilmiş, karşıya geçmeyi engellemek için sahili muhafaza eden, devriye gezen gırgırlar, yaylım ateşine tuttular, onu ve yanında aldığı yeğenini öldürdüler.
Sabahleyin yola çıktık, bir kaç metre sonra devriye gezen Türk askerleri bizi yakaladı ve Aliağa köyüne, garnizona götürdüler. Başında bir üsteğmen vardı, sorguladı, “niçin geldiniz?” Biz Midilli’de hayatın yaşanmayacak bir hal aldığını ve karşıya geçip Mısır’a doğru gitmek istediğimizi, bense Mısır’da akrabalarım olduğunu söyledim, dayılar, kuzenler vs.
Sen Türkiye’yi köprü mü sandın? dediler.Köprü sanmadık, müttefik bir ülke olduğundan sığındık.

Sonra bizi hapse tıktılar, caminin bir odasında 11 kişi idik, oda 3x4 ebatında idi sığmıyorduk. Gece birinin ayakları öbürünün suratında yatıyorduk, yan yana uyuyamıyorduk. Bizi geri yollamaya hazırlanıyorlardı, çünkü Türkler çok doğru hareket ederek kendilerini, ne müttefiklerin, yani İngilizlerin tarafı, ne de Almanların tarafı olduklarını göstermek istiyorlardı. Tamamen tarafsız. Bakın ne yapıyorlardı, çok zekice bir şey. Çünkü Türkler zeki bir millettir. Gelenlerin içinde, İngiliz ve Yunan konsolosluklarının haberdar olmadıklarını geri yolluyorlardı, fakat onlara gelişlerini bildirmeye muvaffak olanların, çünkü yolu vardı, girişlerine izin veriyorlardı. Bizim gelişimizden hiç bir konsolosluğun haberi olmadı fakat yüce Allah bizi seviyordu ve korkunç bir lodos başladı, deniz gökle birleşiyordu ve geri göndermek için haber verdikleri kayıkçı Dikili’den gelemiyordu. Bu arada subayların arasında bir Giritli teğmen vardı, adını hatırlamıyorum, çok iyi bir gençti, çok güzel Rumcası vardı. Birlikte gittiklerimiz arasında Theofrastos Vitulıas vardı, sonradan oğlu milletvekili olmuştu, ikimiz pantolon paçasına zor bir an için 1-2 altın lira saklamıştık. Bir gün ondan bir hatır istedik.
Ne gibi bir hatır istiyorsunuz çocuklar?
İzmir’deki İngiliz konsolosuna haber vermeni, önceden Midilli konsolosu olan Gonatas’a yalnız iki laf söylemeni istiyoruz. Aliağa’da Yorgos Primos ve Theofrastos Vitulıas bulunuyor, ikimizi de tanıyordu, Theofrastos’u komşusu olduğu için, beni ise ailece görüştüğümüz için.
Çocuklar ben Menemen’e nişanlımı görmeye gideceğim.
Yol masrafın için bir lira al taksi bir araba tut.
Hayde size sempati duydum yapacağım.
Gidip haber verdi, bunlar Cuma günü oluyor, teğmen Cumartesi, Pazar, Menemen’e nişanlısını görmeye gitti, önce ise İzmir’e uğradı
Pazartesi sabahı bir onbaşı geldi, çocuklar neden burda oturuyorsunuz?
Önce de söylemiştim, ufak bir oda olup, yalnız tuvalet için refakatla dışarıya çıkıyorduk. Avluya inip karşı kahvehaneden bir masa ve sandalye getirtelim, böyle güzel bir günde dışarıda oturasınız.
Kendi aramızda, galiba gemi geldi ve bizi geri gönderecekler dedik. İndik, hatırlıyorum, kahve ısmarladık ve terzi Vangelis Paraskevaidis kahveciye lor peyniri ile bal var mı? diye sordu, olumlu cevap alınca bir tabak lor peyniri ve bal ısmarladı.
Oturduğumuz yer büyük bir avlu idi ve dipteki demir kapıdan yol gözüküyordu ve orada gitmemizi engelleyecek bir nöbetçi duruyordu. Bir anda kapıdan bir arabanın geldiğini ve İngiliz bayrağını taşıdığını gördüm. Nöbetçi bizim masada oturan onbaşıya, çok iyi bir çocuktu, konsolos geliyor dedi. Biz biraz Türkçe anlamaya başlamıştık.
Gonatas yaklaştı “çocuklar hiç merak etmeyin” dedi, oranın komutanı olan üsteğmen de geldi ve konuşmaya başladılar “çocuklar yardımın için çok teşekkür ediyorlar.” dediğinde Hristo’ya dönüp bu ne diyor, o bizi hapsetmiş. Sen sus şimdi ben konuşacağım.

Gonatas ne dedi ise dedi ve ayrıldı. Bunlar sabahleyin oluyor. Kahvemizi içtik, akşam yine odamıza döndük. Sabahleyin başka bir onbaşı geldi bu da Giritli idi. Çocuklar eşyalarınızı toplayın dedi. Neyimiz vardı ki, üstümüzdeki elbiselerimiz. Aliağa sahilindeki otele gideceksiniz, oraya gitmeden önce zabıta götüreceğim o size ne yapmanız gerektiğini anlatacak. Fransızca ve İngilizce bildiğim için tercüman olarak bir nevi grup başkanı idim. Gittiğimizde tanıdığımız üsteğmen yerine çok sempatik bir genç üsteğmen karşımıza çıktı ve yanında sarışın bir genç kız oturuyordu, karısı idi. Fransızca biliyor musun? diye sordu, evet deyince serbestsiniz fakat gitmeniz için bazı meseleler hallolana kadar sahildeki otelde kalacaksınız dedi. Bir nöbetçiniz olacak, köye çıkıp alışveriş yapabilirsiniz, ancak kaçma endişesi olmaması için, önceden nöbetçiye söylemek şartı ile. Korkulacak bir şey yok, isteklerinizi bana bildireceksiniz. Theofrastosla üçümüz pişti bile oynadık. Altın gibi bir gençti.15-20 gün civarında Aliağa otelinde kaldık ve bir sabah üsteğmen birer birer adlarımızla çağırdı ve elimize laisse passer yani bırakın geçsinler denen bir evrak verdi. Evrakta Yorgos Primos, işçi yazıyordu.

Menemen’e gidip trene bindik, hatırlamıyorum belki de başka istasyondan ve Suriye’ye doğru yol aldık. Son durak İslahiye idi. İslahiye’ye öğleyin vardık, oradan Suriye trenine aktarma yapacaktık, subayın huzuruna çıktık. Orası Türkiye-Suriye sınırıdır. O bize maalesef Suriye trenini kaçırdınız dedi. Bu gün burada kalıp yarın gideceksiniz. O geceyi İslahiye’de geçirdik ve Bağdat’a vardık.

 


» Abdülgani Kalaycı
» Ahmet Akcan
» Ahmet Gönül
» Ahmet Yorulmaz
» Ali Onay
» Angeliki Voyaci
» Bayram Dikoğlu
» Bekir Sıtkı Baykal
» Dimitrios Karaminas
» Dimitros Karatzitzis
» Fatma Bozdemir
» Hacer Kurt
» İbrahim Gündenç
» Kazım İnam
» Manolis Violatzis
» Mehmet Hayati Ocak
» Nikos Demerci
» Nikos Karavas
» Osman Hakkı Akbaykal
» Panayotis Doukas
» Spiros Pavlis
» Yorgos Photellis
» Yorgos Primos